23 Şubat 2009 Pazartesi

Gelecek gibi gitmek


Nesi acıtır en çok gitmenin? Ayrışmanın? O an mıdır zorlayan hani cesaret gerektiren? Yoksa sonrasinda ne olup biteceği midir? Tercihi "şimdi ve burada"ya odaklanmaktan yana olanlar icin herhalde o an bıçak yarası gibi sızlayacak içinde. Ancak, "ya sonra ne olacak" düşüncesi aklınıza düstü mü kaygı faresi de onun peşinden içinizi kemirmeye baslamış demektir.
Peki durun! Acaba gitmek mi acıtır yoksa gitmeye, ayrışmaya yüklenen anlam mı acıtır? Eger az önce benim aklımdan geçen gibi "acaba sonra ne olacak" gibi olumsuz sayılabilecek daha cok da belirsizlik yüklü bir anlam atfedersek gitmek-ayrışmak çok acıtabilir.
Gitmeye, ayrışmaya insan en çok "devamlılık" inancına sahip olduğu müddetçe dayanabilir. Devamlılık olgusu çocuk ve anne (bakım verici) arasında gelişmişse anne işe giderken çocuk huysuzlaşıp çileden çıkmaz. "Ayrılma anksiyetesi" dediğimiz çok sıklıkla yaşandığına tanık oldugumuz sendrom; anne çocukla tamamen içiçe geçmiş bir ilişki yaşamakta adeta onu doğurup göbek kordonunu kesmemiş gibi davranmakta veya tamamen ayrışıp gereken sıcaklık ve ilgiden çocuğu yoksun bırakması sonucunda ortaya çıkar. İşte bu "ayrılma anksiyetisi" yaşayan çocuklar, (özellikle ilkokul birinci sınıfta, annelerinden ayrılmamak için kendilerini yerden yere atarak bunu gösterirler) annelerinden ayrı kaldıklarında hayatla baş edemeyeceklerini bilirler. Sürekli anne tarafından düşürebileceği, üşütebileceği, yakabileceği söylenen o dış ve korkutucu dünyada artık o yapayalnızdırlar. Hayatta kalmak o an için onlara imkansız gelmesi böyle bakınca ne kadar da doğal degil mi? Ama öyle bakmayalım ve bakmamalarını sağlayalım. Ne de olsa ortak hedef; kendi başlarına birçok şeyi yapabilen kendine yeten bireyler olmaları...

Bir de yetşkinlerin "gitmelere" bakışları var ki işte o bakışlar nasıl köklendiğimizin en anlamlı kanıtları gibi. Bakım vericimizle kurduğumuz güven bağındaki hasarları tamir etmezsek hayata aksak devam edeceğimiz neredeyse kesin gibidir.
Ama bir aksaklık yoksa; işte o noktada ilişkinin doğasını konuşmak belki daha kolaylaşıyor. Buluşmalar, paylaşımlar, gorusmenin son dakikaları, bir daha ki bir araya gelişin planlanması, hiç birşey konuşulmaması... Hepsi bizleri etkileyebilir. Ben neredeyse iki buçuk senedir doğduğum, köklendiğimden yerden gitmeyi oraya geri gelmeyi öğreniyorum. Aileme, kardeşleşmiş arkadaşlarıma, sokaklarıma hayranlıkla bakıp onlara dokunup, sonrasında küçük bir kedi yavrusu gibi geri dönüyorum. Nerede olursak olalım hayat büyüyünce bizi itinayla ayırıyor. Artik "ha deyince" gözgöze gelemiyoruz. Ancak gelecek gibi gitmeler yüreklere ferah bir pencere açıyor. O nedenle sevdiklerim gidecekseniz, gelecek gibi gidin yine. Hani hep yaptığımız gibi...


3 yorum:

  1. Gitmek olmasa, özlemle, sımsıkı kucaklaşmalar olur muydu...Gideni düşünmek, kalbinin en derinlerinde onunla,onsuz olmak ...ve yine beraber olabilmek.Ne güzel bir yazı: "Gelecek gibi gitmek".Özlemin, umutla çınlaması gibi..

    YanıtlaSil
  2. gidişleriniz gelişleriniz mutlulukla olsun :)

    YanıtlaSil
  3. yüklediğimiz anlamların esaretindeyiz adeta..
    'değiştirmek ne mümkün!' diyesi geliyor insanın..
    sonra da, 'istersen değiştirirsin'i de ekliyor bilinçaltı..
    çabalayabileceğimizi bilmek uğraş gerektirdiğinden saklanıyor muyuz yoksa öğretilmişliklere..
    günbatımının kör karanlığı olmasa, ulaşılamaz da gündoğumuna ..

    belki de; ayrılmamak için gitmemek de..
    yaşam dişli çarklı bir devinim,
    döndüren de
    durduran da ,
    yine içimizde ki benler ..

    sevgiler
    duru

    YanıtlaSil