
Deniz diye diye büyüdüm ben. Öyle bir sahil kasabasında falan da büyümedim ama İstanbul da öyle değil midir? İki bilemedin üç tepe aşsan bir yerden kendini gösterir serin sular. O nedenle ben ne zaman deniz olmayan bir memlekete gitsem cok yabancılarım. Hep bir yerden kafasını uzatacak sandığım mavi sihir görünmezse o şehir bana, çok lezzetli de olsa tuzu konmamış bir yemek gibi gelir ve suratım ister istemez buruşur.
Deniz varoluş alanımdaki herşeyi tarif etmeye yeten, içinde bana ait ve bana ait olmayan herşeyi saklayandı. Psikoterapide de özellikle relaksasyon çalışmalarında hemen hemen sadece "deniz metaforunu" kullanırdım.
Ancak geçenlerde birşey oldu. Hali hazırda devam eden eğitimlerimin birinde hayatımdaki yeni oluşumlara bir" isim" bulmam gerekti. Kafamı kaldırdım ve camdan baktım. İçimdeki dinginliği ve huzurun adını orada bulacağım inanın aklıma gelmezdi. Ama oldu. Bir anda toprak diye yazıverdim. Camdan baktığımda az önce hiç de farketmeden adımlayıp içeriye girdiğim ancak şimdi kendime inceleme şansı verdiğim, toprakla karşı karşıyaydım. Islaktı, pırıl pırıl ve çok güçlü duruyordu. Yağmuru beklemiş ve beklediği tam da istediği gibi gelmiş, üzerinde yeşerttiği herşeyi tüm canlılığıyla ve gururla gözler önüne sermiş duruyordu. Toprak eksikti bende. Durmanın ve köklenmenin huzur verdiğini bilirdim, hissederdim. Ancak bunu betimlemek, hazmetmek de gerekirmiş. Deniz de bulabilirim sandım tüm aksimi ama artık biliyorum ki deniz kadar toprak da benim ve benim aksim.
